Kalben bir dilek..

Kalben bir dilek..

Sitede ara

Kur'ân Saati

Yüksek Fizik Mühendisi Dr. Fazıl Nimet, "Kur'ân Saati" Programıyla sizlerle birlikte! 

Kur'ân-ı Yaşamak

Yüksek Fizik Mühendisi Dr. Fazıl Nimet, "Kur'ân-ı Yaşamak" Programıyla sizlerle birlikte!

Abonelik

Üyelik formunu doldurarak artık siz de bulunduğunuz bölgedeki faaliyetlerden haberdar olup, Dr. Fazıl Nimet'in konferans programlarına ücretsiz olarak katılıp, Eğitim, Bilim, İslami ve Tasavvufi konularda bilgi alabilirsiniz. Üyelik formu çok kısadır, doldurmak için lütfen tıklayın.

Şu anda 32 konuk çevrimiçi
Bugün86
Toplam136843
“En hayırlınız, emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapanlardır. Emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapmazsanız; Allah size azap gönderir dua etseniz dahi dualarınızı kabul etmez.” PDF Yazdır e-Posta
Makaleleri - Hadis-i Şerifler
Fazıl NİMET tarafından yazıldı.   

Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Bir gün benim hadîslerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur`ân-ı Kerim`e bakınız. Kur`ân-ı Kerim`e aykırı bir hadîsim olamaz.” hitabıyla, hadîsleri için bir ölçü buyurmuştur.

Biz de inşallah Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in vaaz ettiği ölçüye uyarak, Derslerimizde yer alan hadîs-i şerifleri Kur’ân-ı Kerim âyetleri ve Kur’ân-ı Kerim’e uygun diğer hadîsler ışığında açıklayacağız.

Derslerimizdeki hadîs-i şeriflerin açıklamalarında geçmiş olan âyet ve diğer hadîsleri aşağıdaki listede bulabilirsiniz.

AÇIKLAMADA GEÇEN ÂYET-İ KERİMELER

  • 3/ÂLİ İMRÂN-104
  • 10/YÛNUS-44
  • 4/NİSÂ-168, 169
  • 103/ASR-1, 2, 3
  • 2/BAKARA-286
  • 3/ÂLİ İMRÂN-134 
  • 3/ÂLİ İMRÂN-104
  • 3/ÂLİ İMRÂN-110
  • 3/ÂLİ İMRÂN-114
  • 9/TEVBE-71
  • 9/TEVBE-112
  • 31/LOKMÂN-17

AÇIKLAMADA GEÇEN HADÎS-İ ŞERİFLER

  • “Emri bil ma’ruf nehyi anil münker terkedilince mü’minin heybeti zail olur.”
  • “En hayırlınız Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.”
  • “Mü’min zulmetmez ve mü’min kardeşini başkasının zulüm ve tecavüzüne de bırakmaz.” 
  • “Allah sizin ne soyunuza ne mallarınıza ne şekli şemalinize bakmaz.”
  • “Veren el, alan elden üstündür.”

EN HAYIRLINIZ, 
EMR-İ BİL MA’RUF, NEHY-İ ANİL MÜNKER YAPANLARDIR. 
EMR-İ BİL MA’RUF, NEHY-İ ANİL MÜNKER YAPMAZSANIZ; 
ALLAH SİZE AZAP GÖNDERİR, 
DUA ETSENİZ DAHİ DUALARINIZI KABUL ETMEZ.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, kendilerine: “Ey Allah’ın Resûl’ü Allah’ın nazarında insanların en hayırlısı kimlerdir?” diye sorduklarında: “En hayırlınız emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapanlardır. Emri bil ma’ruf nehy-i anil münker yapmazsanız; Allah size azap gönderir dua etseniz dahi dualarınızı kabul etmez.” şeklinde cevap buyurmuşlardır.

Bu istikamette bir başka hadîs de şu şekildedir: “Emri bil ma’ruf nehyi anil münker terkedilince mü’minin heybeti zail olur.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsler için vaazettiği: “Benim hadîslerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadîsim olamaz.” ölçüsü gereğince hadîs-i şerifteki mesaj, Kur’ân âyetleri ve diğer hadîsler ışığında şu şekildedir: 
Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmasında “emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker” en önemli kavramlardan bir tanesidir. Bunu bilmek için 7 safha ve 4 teslimi yaşamak lâzımdır.

Kur’ân’da 7 safha ve 4 teslimin dizaynı içerisinde emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapabilecek hak sahipleri, 7. safhada iradesini Allah’a teslim eden, Allah’ın Zat’ını kendilerine gösterdiği ve Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınanlardır. Hadîs de bunu ifade etmektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Allah’ın nazarında insanların en hayırlısı kimlerdir?” diye sormuşlardı. İnsanların en hayırlısı Allah’ın nazarında 7 safha ve 4 teslimi yaşayan, Kur’ân ahlâkıyla, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan, iradesini de Allah’a teslim eden, Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı, Allah’ın emriyle iş görenlerdir.

Elbette daha alt seviyede de emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapılabilir. Kişi bildiğini başkasına öğretmekle vazifelidir. Yaşadığımız hayata bakıldığı zaman, öğrenmek ve öğretmek olmak üzere iki tane esas faktör görülmektedir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîsinde: “En hayırlınız Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” buyurmaktadır. “Kim bildiğiyle amel ederse, Allahû Tealâ ona bilmediklerini de öğretir.” En iyi öğrenme yolu başkalarına öğretmektir.

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde insanları hayra çağıran, mâruf ile emreden, kötülüklerden alıkoyan bir ümmeti anlatmaktadır.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne). 
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Hayra çağırabilmek için; hidayete ermiş olmak gerek, irfanla emredebilmek için; irfanın sahibi olmak, kötülüklerden alıkoyabilmek için de nefsteki kötü afetlerden kurtulmuş olmak lâzımdır. Bu açıdan bakıldığında, insanlarla Allah arasında Allah’ın vaaz ettiği 28 basamaklık bir İslâm merdiveni, yükselme ve yücelme basamakları vardır.

Başlangıç noktasında bütün insanlar olayları yaşarlar. Allahû Tealâ, insanları olaylarla muhatap kıldığı gibi, aynı zamanda katından resûller, hidayetçiler gönderir. Allahû Tealâ’nın hidayetçilerine verdiği temel görev, insanları Allah’a davet etmektir. Hidayetçiler Allah’ın âyetlerini tilâvet ederler. Tilâvet edilen âyetlerin muhtevasında hep “Allah’a ulaşmayı dilemek” vardır. Âyetlerin tilâvetinden murad, insanların kalben Allah’a ulaşmayı dilemeleridir. Allah’a davet etmenin muhtevasında herkesin Allah’a ulaşmayı dilemesi söz konusudur. Neden? Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mü’min zulmetmez ve mü’min kardeşini başkasının zulüm ve tecavüzüne de bırakmaz.”

Dîn, insanın Allah ile ve sosyal hayatı paylaştığı diğer insanlarla ilişkilerinin bütününü muhtevasına alan sistemdir. Nasıl Allah’ın bizim üzerimizde hakkı varsa, etrafımızdaki insanların da üzerimizde hakkı vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de ifade buyurduğu gibi: “Mü’min zulmetmediği gibi onu başkasının zulmüne de terketmez.”

Kişi başkalarına zulüm etmediği gibi etrafındaki insanları da başkalarının zulmüne terk etmemelidir. Etrafımızdaki insanlar için zulüm söz konusuysa onlara kesinlikle yardım etmek durumundayız. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 44. âyet-i kerimesinde: “Allah insanlara zulüm etmez. Lâkin insanlar kendi nefslerine zulm ederler.” buyurmaktadır.

10/YÛNUS-44: İnnallâhe lâ yazlimun nâse şey'en ve lâkinnen nâse enfusehum yazlimûn(yazlimûne). 
Muhakkak ki Allah, insanlara (hiç)bir şeyle (asla) zulmetmez. Lâkin insanlar, kendi nefslerine zulmederler.

Şerrin kaynağı insanın nefsidir. En hayırlı kişiler, başkalarını kötülüklerden alıkoyan, nefslerindeki kötü afetlerden kurtulmalarına yardımcı olan mürşidlerdir. Bu durumda herkes en alt seviyede bir başkasının zarar görmemesi, zulme uğramaması için ona yardım etmekle sorumludur (mükelleftir).

Evvela insanlar olayları yaşarlar. Daha sonra kendi zaviyelerinden yaşadıkları olayları değerlendirirler. Allah’ın değerlendirmesi daima kişilerin kalbî yapıları üzerinden gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîsinde: “Allah sizin ne soyunuza ne mallarınıza ne şekli şemalinize bakmaz.” buyurmaktadır. Allahû Tealâ’nın devamlı olarak nazar ettiği yer kulun kalbidir. Allahû Tealâ kişinin kalbine bakarak o kişiyle ilişkilerini değerlendirir.

Allahû Tealâ’nın insanların kalbine bakarak yaptığı değerlendirmede insanlar 2 gruba ayrılır:

1- Kalbî yapıları sebebiyle kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının da dilemesine mani olan insanlar. Allahû Tealâ bu insanları seçmez. Onlar hem kendi nefslerine zulm ederler hem de etraftaki insanlara zulm ederler. 

Allahû Tealâ, Nisâ Suresinin 168. âyet-i kerimesinde: Bu insanların kâfir ve zalim olduklarını ifade etmektedir. Allah onlara asla mağfiret etmez ve Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Nisâ-169’da da onların cehenneme gidecekleri anlatılmaktadır.
 
4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan). 
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîren). 
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

2- Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının da dilemesine mani olan insanlar dışında bütün insanları seçer. Ama seçilen insanları istisnasız musibetlerle imtihana tâbî tutar. Eğer kişi seçilen ve henüz Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisiyse başına gelen her hâdisede, Allah’ın vücuda getirdiği musibetlerden muradı, o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesini sağlamaktır. Allahû Tealâ bu olayları bir zulm olarak değil; ders alınması için vücuda getirir.

İnsanın başına gelebilecek musibetlerin muhtevasına bakıldığında Allahû Tealâ, kişinin ders alması için yapmış olduğu günahtan, o kişiye bir miktarını tattırabilir. Bu musibetler günahlarına kefaret olabilir. Hak şerleri hayreyler, böylece Allah o kişinin derecatını arttırmak ister. Kişinin nefsine dokunan musibetler, şer gibi görünse de aslında şer değildir. Misal olarak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir ev hanımı çocuğuyla, eşiyle vs. imtihan olabilir. İnsanların başına bunun gibi çeşitli şekillerde musibetler gelebilir ve onlar bu olaylardan hoşlanmazlar. Ama Allah’ın muradı kesinlikle onlara zulmetmek değildir. Allah, insanlara asla zulmetmez ama insanlar, kendi nefslerine zulmederler (Yûnus-44). Oluşan her olay ya Allah’ın taktir-i ilâhisidir, ya da Allah’ın müsadesiyle gerçekleşir. Müsadesiyle gerçekleşen bir olayda da İlâhi İrade devrededir. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” denir. İşte Allah’ın muradı, kişinin gerekli dersi almak suretiyle el açıp Allah’a ulaşmayı dilemesidir.

Kişi, Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ anında yardım elini uzatır 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını o kişiye hibe eder.

Allahû Tealâ, Kendisine ulaşmayı dileyen kişiye 4. basamakta Râhman esması ile tecelli eder. Peş peşe furkanlar vermek suretiyle onu huşû sahibi kılar ve mürşidini gösterir. Kişi Allah’ın verdiği ihsanlarla mürşide tâbî olur. Kişinin içteki düşmanı, nefstir; dıştaki düşmanı ise iblistir. Allahû Tealâ, kişinin sadece Allah’a ulaşmayı dilmesi ile iç ve dış düşmana karşı onu adeta bir koruyucu faunus içerisine alır. Şeytanla arasındaki bağı keser, üzerindeki negatif tesirini sıfırlar. İçteki düşman nefs Allah’ın bütün emirlerine isyan eden, yasak ettiği fiilleri işlemek isteyen bir yapıya sahiptir. Ama Allahû Tealâ bu noktada kişiye vasıta emirleri sevdirir ve yasak olan fiilleri kerih gösterir. Böylece kişi güle-oynaya, huzur ve mutlulukla 7-8 aylık bir süre içerisinde, nefs tezkiyesini gerçekleştirir ve emanet olan ruhu Allah’a teslim eder (21. basamak). Artık kişi, Allah’ın ermiş evliyasından biri olur. Buraya kadar ilm’el yakîn standartları içerisinde gerçekleşir.

Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi, henüz hadîs-i şerifte ifade edildiği gibi “irfanla emreden” durumunda değildir; irfanın sahibi olmamıştır. Ama kişi, zikrini günbegün arttırırsa ve Allah dilerse o kişiye Kur’ân-ı Kerim’in ruhu olan irfanı da bahşedebilir. Allahû Tealâ, kalp gözü ve kalp kulağını açarak irfanı nasip eder. Allah’ın irfan nasip ettiği bir kişi, irfanı ait olduğu seviye itibariyle insanlara verebilir. Henüz bu kişi hikmetin sahibi değildir. Çünkü hikmet sahibi olabilmesi mutlak suretle o kişinin daimî zikrine bağlıdır. Bu nokta kişi için ruhun Allah’a teslimi ile daimî zikir arasındaki bir geçiş köprüsü gibidir ve her an onu bekleyen bir risk vardır.

Kişinin zikrinin artmaması, Allah’ın emir ve nehiylerine dört elle sarılmaması, hizmetlerde tembellik söz konusu olursa o zaman yozlaşma başlar. Yozlaşmanın neticesinde iblis, onu kendisine doğru çeker ve sonuçta o kişi fıska bile düşebilir. Fıska düşen bir insan Allah’ın mürşidiyle birlikte ona vermiş olduğu bütün sermayeyi tüketir. Artık küfür onun kalbine tab’ edildiği noktada o kişi şeytanın yaptırdıklarını güzel gören birisidir.

Ruhunu Allah’a teslim eden kişi, onu bekleyen bu riski devre dışı bırakabilmek için daimî zikre ulaşma çabası içinde yoluna devam etmelidir. Kişi, 25. basamakta fizik vücudunu Allah’a teslim etmelidir ki bu gerçekten dik bir yokuştur. Çünkü başlangıçta Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde Allah’ın, verdiği söz gereğince o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırması tamamiyle Allah’ın kudret eliyle gerçekleşen bir olgudur. Ama ruhun teslimi ile birlikte Allah, koruyucu kalkanını kaldırır; artık şeytan da nefs de serbesttir. Bundan sonra Allahû Tealâ, kişiye gayreti oranında yardım eder. Her ne kadar kişinin kalbi %51 oranında nurlanmışsa da %49 karanlıktır. Şeytan, % 49 karanlığa tesir etmek suretiyle onu tekrar alaşağı etmek ister. Kişi kalbindeki % 51 nurlanma ile şeytana karşı sıkı bir mücâdele içerisinde olmalıdır; bunun gerçekleşebilmesi bu kişinin zikrini ve hizmetini arttırmasına bağlıdır. Zikir ve hizmet artışı birbiriyle sıkı bir illiyet rabıtası içerisindedir. Zikir artarsa hizmet artar; hizmet artarsa zikir artar. Bu noktada kişinin kendisini Allah’a hasretmesi, Allah’a vermesi gerekmektedir.

Vel Asr Suresinde, Allahû Tealâ’nın, ruhunu Allah'a teslim eden kişiye tevdî ettiği görev, Hakkı tavsiye etmektir.

103/ASR-1: Vel asrı. 
Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husrin. 
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı). 
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.

Hakk’ı tavsiye etmek, Hakka ulaşanların görevidir. Kişi ruhunu Allah’a teslim ettiği noktadan itibaren Hakk’ı tavsiye edecektir. İnsan sosyal bir mahlûktur. Güzel ahlâkın esası başkaları için yaşamaktır. Güzel ahlâkın esası başkaları için yaşamaksa, ruhunu Allah’a ulaştıran kişi, diğer insanlarla olan ilişkilerinde çevresindeki insanlara ne verebileceğini düşünmelidir. Bu kişi, bazen bir selâmla, bir hediyeyle ya da bir güçlüğünü gidererek, yolundaki bir dikeni kaldırarak, bilmediği bir şeyi öğreterek vs. sürekli etrafındaki insanlar için kafasını meşgul etmelidir. Başkaları için yaşamalıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de fizik vücudunu Allah’a teslim edenlerin ismi “muhsinler” olarak verilmektedir. Muhsin olmak üzerimize farz kılınmıştır. Muhsin kelimesi; “ihsan eden, veren” anlamındadır. Allah, ihsan edicidir, verendir. Bu noktadaki kişi de hep veren taraf olmalıdır ki “muhsin” vasfını kazansın. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “Veren el, alan elden üstündür.” buyurmaktadır.

Kişi ihtiyaç sahipleri için devamlı “veren el” olmalıdır. Eğer bir insan: “Benim neyim var ki neyi vereceğim? Şunum olsaydı bunum olsaydı verirdim.” diyorsa bu tamamen nefsinin hevasından kaynaklanan bir zandır. Kişi, ruhunu Allah’a teslim ettiği zaman sadece ve sadece sahip olduklarını Allah için kullanarak başkalarının hizmetine sunduğu taktirde onunla fizik vücudunu Allah’a teslim edeceğini bilmelidir; “Şu anda bu şartları bana veren Rabbim, benim bu şartlarla muhsin olmamı istiyor.” düşüncesinin sahibi olmalıdır.

Çünkü Allahû Tealâ, fizik vücudun teslimini üzerimize farz kılmıştır. Allahû Tealâ, Bakara-286’da “Allah, kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz).” buyurarak genel hükmünü ifade etmektedir.

2/BAKARA-286: Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne). 
Allah, kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak, bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). Sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.
 
Bir insan kesinlikle fizik vücut teslimini yerine getirebilecek potansiyelin sahibidir ki Allah bunu farz kılmaktadır. Eğer kişi, bu farzı vaktinde yerine getirmediyse kendisine verilenleri Allah istikametinde kullanmamıştır. Çünkü vaktinde yerine getirilmeyen emir, yapılmamış demektir. Her şeyin Allah katında bir zamanı vardır. Kişi bu noktada dört elle o emri yerine getirmenin gayreti içerisinde olmalıdır, bütün olanaklarını seferber etmesine, var gücü ile çalışmasına rağmen sonuca ulaşamıyorsa Allahû Tealâ mutlaka onu, Allah’ın resûlü ile birlikte sonuca ulaştıracaktır. Mürşidine ulaştığı taktirde, Allah onu başka yardımlarla destekleyecektir. Kendisine düşeni yaptığı takdirde emri yerine getirmemesi mümkün değildir.

Bir insan, fizik vücudun teslimine gerçekten iştiyak sahibi ise gayretini arttırmalıdır; zikrini arttırmalıdır. Fizik vücut teslimi dik bir yokuş gibidir ama kişi, sahâbe ve diğer örnek insanlar nasıl fizik vücutlarını Allah’a teslim ettilerse kendisinin de teslim edebileceğini bilmelidir.

Fizik vücudun Allah’a teslimi ile Allahû Tealâ gerçekten büyük bir ihsanda bulunmaktadır. Çünkü fizik vücudunu teslim eden bir insan, Allah’ın bütün emirlerine %100 itaat eden yasak ettiği fiilleri işlemeyen bir yapıya sahiptir. Daha önce şeytan Allah’ın farz emirlerini yaptırmayıp yasak ettiği fiilleri de işletmek istikametinde kişinin ayağını kaydırabilirdi ama bu noktada iblis artık kişi üzerinde hüküm ferma olamaz. Çünkü iblis, fizik vücudu Allah’ın emrinde olan bir kişinin vücudunu artık kullanamaz. Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 134. âyet-i kerimesinde muhsinlerin tarifini vermektedir:

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). 
Onlar (muttekiler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infak ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.

Fizik vücudun tesliminin ardından kişi nefs teslimi gerçekleştirir. Daha sonra irade teslimini gerçekleştirip Allahû Tealâ’nın Zat’ını görür ve Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in beyan ettiği: “İnsanların en hayırlısı mâ’rufla emreden ve münkerden sakındıranlardır.” hadîs-i şerifi bu şekilde yerine gelir. İnsanların en hayırlısı Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı kişilerdir. O noktadan itibaren artık Allahû Tealâ o kişiyi görevli kılmıştır ve kişi emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker yapabilir. Zaten Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde: “Sizin içinizden mârufla emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar felaha ulaşanlardır.” buyurmaktadır.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne). 
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Âli İmrân Suresinin 110. âyet-i kerimesinde sahâbenin hepsinin emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker yapma seviyesine ulaştığı ifade edilmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îman ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îman etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü’mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.

Sahâbenin hepsi irşada memur ve mezun kılındı ve en hayırlı ümmet oldu. Hadîs-i şerifte zikredilen “insanların en hayırlılarının” Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınanlar olduğu neticesi ortaya çıkmaktadır. Burada hadîs ile âyet-i kerime yüzde yüz birbiriyle örtüşmektedir. 
O zaman kişiye düşen, bu zirve noktaya ulaşarak, en hayırlılar arasında yerini alabilmektir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sahâbesinin hepsi bu seviyeye ulaşmışlardı.

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 114. âyet-i kerimesinde, ehli kitaptan da Allah’a ve yevm’il âhire îmân eden, mâ’rufla emreden ve münkerden sakındıran, hayırlarda yarışan sâlihler olduğunu açıkça ifade etmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne). 
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.

 
Allahû Tealâ, Tevbe-71’de: “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. Mâr’ufla emreder ve münkerden nehyederler ve namazı ikâme ederler, zekâtı verirler. Allah’a ve O’nun resûlüne itaat ederler.” buyurarak mârufla emreden ve münkerden sakındıran insanlardan bahsetmektedir.

9/TEVBE-71: Vel mu’minûne vel mu’minâtu ba’duhum evlîyâu ba’d(ba’din), ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yukîmûnas salâte ve yu’tûnez zekâte ve yutîûnallâhe ve resûleh (resûlehu), ulâike se yerhamuhumullâh(yerhamuhumullâhu), innallâhe azîzun hakîm(hakîmun). 
Ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. Ma’ruf ile emreder ve münkerden nehyederler (yasaklarlar) ve namazı ikâme ederler ve zekâtı verirler. Allah ve O’nun resûlüne itaat ederler. İşte onlar, Allah, onlara rahmet edecek. Muhakkak ki Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.

Allahû Tealâ, hem Tevbe-112 hem de Lokman-17’de bu konuyla ilgili mesaj vermektedir. Lokman (A.S) oğluna öğütler verirken diyor ki: “Ey yavrum, namazı ikame et! Ma’ruf ile (irfanla, iyilikle) emret ve münkerden (kötülükten) nehyet (münkeri yasakla, mani ol). Ve sana isabet eden şeylere (musîbetlere) sabret. Muhakkak ki bu, azmedilen işlerdendir.”

“Azîm sahibi” olmak isteyen kimsenin; “mârufla emretmek ve münkerden sakındırmak” hedefine ulaşmasının gerekliliği net olarak görülmektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de zaten mârufla emreden münkerden sakındıranların, insanların en hayırlısı olduğunu buyurmaktadır.

9/TEVBE-112: Ettâibûnel âbidûnel hâmidûnes sâihûner râkiûnes sâcidûnel âmirûne bil ma’rûfi ven nâhûne anil munkeri vel hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiril mu’minîn (mu’minîne). 
Tövbe edenleri, (Allah’a) kul olanları, hamdedenleri, oruç tutanları veya seyahat edenleri (Allah yolunda hicret edenleri, savaşmak için veya Allah’ın adını yüceltmek, dînini kuvvetlendirmek için, Allah yolunda hizmet için, ilim tahsil etmek için yurtlarından çıkanları, Allah’a ulaştırmak için ruhlarını yola çıkaranları, yeryüzünde ibretle gezip tefekkür edenleri); rükû ve secde edenleri, ma’rufla emredenleri, münkerden nehyedenleri (yasaklayanları), Allah’ın hudutlarını muhafaza edenleri ve mü’minleri müjdele!

31/LOKMÂN-17: Yâ buneyye ekımıs salâte ve’mur bil ma’rûfi venhe anil munkeri vasbir alâ mâ esâbek(esâbeke), inne zâlike min azmil umûr(umûri). 
Ey yavrum, namazı ikame et (namaz kıl)! Ma’ruf ile (irfanla, iyilikle) emret ve münkerden (kötülükten) nehyet (münkeri yasakla, mani ol). Ve sana isabet eden şeylere (musîbetlere) sabret. Muhakkak ki bu, azmedilen (mutlaka yapılması gereken) işlerdendir.

Günümüzde de emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker noktasına ulaşabilecek olan insanlar, mürşidine tâbî olup mürşidinin himmetiyle günbegün zikirlerini arttıran, teslimlerini gerçekleştiren 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlar olacaktır.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

 
Joomla Templates from JoomlaShack.com